Cuma, Ağustos 29, 2025

ÖNCÜ BİZİM AYVALIK

Öncü Bizim Ayvalık Gazetesi İlk Kurşun Ruhuyla 🇹🇷 Daima Halkının Yanında

ÖNCÜ BİZİM AYVALIK

Öncü Bizim Ayvalık Gazetesi İlk Kurşun Ruhuyla 🇹🇷 Daima Halkının Yanında

Gazete Yazısı

Sayın Prof.Dr.Sadık Kemal TURAL ile KAVRAMLAR ÜZERİNDEN CUMHURİYETİ OKUMAK

SEVAL KOÇOĞLU: Benim ilk okuduğum yazılarınızdan itibaren fark ettiğim, sohbetlerinizde bulunduğum dört yıldan beri gözlemlediğim bir durum var: Bir duyguyu, fikri açıklarken kavramları büyüteç altına getirip silkeleyip tanımlıyorsunuz. Vatanımızdaki en ciddi insanlardan başlayarak her gün her zeminde işin bir ucu kavram çekişmelerine dayanan fikir çatışmaları yaşanmaktadır. Sizin Sorulara Cevaplar -I- adlı Tarih, Eğitim, Kültür kavramlarına bağlı sorulara verdiğiniz cevaplardan oluşan kitapta da, Yüz Yıla Damgasını Vuran Önder Atatürk adlı eserinizde de kavram analizleri var. Bu kavramlardan biri lider… Bir yazınızda liderin tanımını yaparken “… ortak aklın kirlenmesine, güçsüzleşmesine, esir alınmasına bilinçli bir cesaretle karşı çıkan insandır.” diyorsunuz. Atatürk’ün Türk milletinde uyandırdığı bilincin sınırlarını çizebilir miyiz?

SADIK KEMAL TURAL: Aydın kavramı, ülkemizde en bulanık yüz kavramdan biridir. Aydının en önemli özelliği, tanımını yapacak, etkilerini bilecek ölçüde kavramlara hâkim olmasıdır. Bu hâkim olma oranında insanın, akıl yürütmesi, değerlendirme yapması daha sağlıklı konuma yükselir. Kavramların tanımlanmamışlığı veya tanımlardaki bulanıklık toplumun zihnindeki bulanıklıktır. Toplumda kanaat önderi sayılan bilginlerin siyasetçilerin, sanat yaratıcılarının ve bilgelerin bir kavrama farklı anlam ve işlev yüklemesi ne kadar tehlikeli bir virüstür lütfen düşünün. Böyle bir durum—hangi ülkede olursa olsun– aylık, yıllık düşünce kirlenmelerine bağlı sosyal, kültürel ve ekonomik depremler yaşanmasına yol açar. Şiddeti ne olursa olsun istikrarsızlığın ana sebeplerinden biri kavramlardaki bulanıklık veya zıtlıktır.

1918 -1922 arasında toplumun zihni bulanıktı. ‘Fatih’in aldığı İstanbul, düşmanlarca niye işgal edilmiş; vatanın her yerine niye ve kimler asker çıkarmış, padişahımız bizi kurtaracak bir çareyi bulacak mı yoksa kendi sülalesi ile yalakaları dışında bir şey düşünecek yapacak aklı ve iradesi yok mu? On yıldır tarlalar ekilmiyor, gene mi bizim ekmeğimizi isteyecekler, gene mi can vergisi vereceğiz; halife ve padişah ailesinden, hattâ onların kapı kulu yandaşlarından olanlar, harp meydanında görülmüş mü? “Haydi düşmanı kovalım!” diyen Kemal Paşa kaybederse, Padişah da, işgalci İngiliz, Fransız Yunan O’nu idam eder, ama bizim akıbetimiz, evimiz barkımız yok olmaz mı?’Buna benzer bin adet soru, toplumun zihnini bulandırıyor, kendi olmasını, kendine sahip çıkanlarla beraber gerekenin yapılmasını önlüyordu. Bu gün bazı Yunanseviciler ve/veya Atatürk düşmanlarının, “Harp filan olmamıştır, Kemal Paşa İngilizleri sinirlendirmeseydi, birkaç küçük muharebeden sonra çekip gideceklerdi. Olanlar da Yunanlıların bazı küçük birlikleriyle yapılan müsademelerden ibarettir.” sözleri, zihin bulanıklığının en ileri aşamasıdır.

Her topluma benlik ve kimlik kazandıran çok özel benimseyişler ve davranışlar vardır. Aynı kavramı başka toplumlara göre farklı tanımlayıp ortaklıklar yaratmışlık konumu, kültür denilen iklimi oluşturur. Lider olan, liderleşen şahsiyetler, toplumun bilinçaltında duran temel değer ve benimseyişleri bilinç alanına çıkarıp ortak davranışa dönüştürüyorlar. Benzeştirici yüz temel benzeştirici benimseyişin en önde gelenleri şunlar: RABB’e ait bilginin, saygının sevginin bağımsızca yaşanılması; ailesinin, milletinin ve devletinin hür ve bağımsız olması; kul veya köle olmadan, sömürülmeden yaşanabilmesi; adâlet ve güven veren bir yönetimin düzenlemeleri altında bulunulması; ilkellikten, yobazlıktan, cehâletten, yoksulluktan kurtulunması; ortak paydası benzeşirlik olan bir hayatın üyesi, ayrılmaz parçası olunması… Dünyadaki her milletten insanın bilinç altında var olan bu değerler ve onları belirleyen kavramlar, Osmanlı(???) denilen toplumda, 1877’den 1922’deki Türk zaferine kadar ağır ağır bulanıklaşmış, hatta bazı kesimlerde yoklaşmıştı. Toplumlar benzeştirici değerleri ve beklentileri ile özel olup bunlar için verdiği millî benlik savaşları oranında varlık sahibidir. Her toplumda, daima, durum tespiti yapabilme, gerekenleri belirleme açısından da, yönetim ve işleyiş açılarından da liderleşen insanlar vardır. Asıl önderlik ise, bu liderleşebilenler arasından birinin, çıkarlarından ve canından vazgeçerek, şartları değiştirmeye, hayal olanı gerçek kılmaya kalkma cesaretini, atılganlığını göstermesidir. Lider, benzeşirliğin devamı, beklentilerin gerçekleşmesi için, daha iyiye, faydalıya, üstüne sahip olmak için, kendine sahip çıkma adına ortaya çıkıp önderlik eder.

Seval Hoca, sizler, yıllardır Türk dili ve edebiyatı öğretmenisiniz; önünüze gelen öğrencilerin yüzlerce farklılığı var, farklılıkları yok saymaya çalışarak, onları bilgilendirmeye eğitmeye çabalıyorsunuz: Size (bilginize ve kişiliğinize) güvenirlerse, saygıya, sevgiye lâyık olduğunuza inanırlarsa sonuç daha olumludur; bunlar kadar önemli olan bir durum da—bence—şudur: Onları sevdiğinizi bilinçli olarak fark edebiliyorlarsa, daha çok ilgili, çalışkan oluyorlar, bilgilenme eğilimi gösteriyorlar. Öğretmen, hem bilgisi, davranışları ve güvenilirliğiyle örnek, önder ve lider şahsiyet… Siyaset, askerlik alanlarında belirginleşen şahsiyetler de, toplumun bilinç altını harekete geçirerek bu günü her yönden sağlıklı, geleceği güvenli, bağımsız yapma sorumluluğunu üstlenen liderler değil mi? Dış odakların yönlendirmeleriyle konuşan, yazan davranışta bulunan ruhen hainleri bir kenara bırakalım; onlardan bir kısmı, yabancıların beklentileri adına mücadeleler verir, nifak ve fitne kaynatırlar. Her toplumda, sömürmeyi hak sayan devletlere ve milletlere temsilcilik—hatta uşaklık—etmeyi üstlenmiş hainler bulunur. Bütün mesele toplumun aralarındaki gafilleri, hainleri görebilmesini sağlayacak kanaat önderlerinin sorumluluk aldığını çekinmeden ortaya koymasıdır.

Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldiği 12 Kasım 1918’den, aramızdan ayrıldığı 10 Kasım’a kadar tam yirmi sene bu gerçeği Türk milletinin bilinç alanında tutmaya çalıştı. Einstein’ın teorisini anlamak veya evrendeki ışık bulunduğu halde, ses olmayan alanın içindeki konumlanma bilgisini kavramak, sıradan zekâlara göre bilgiler değildir. Mustafa Kemal Atatürk’ün hangi tabuları yıktığı, hangi olumsuzlukları alt ettiği, hangi çürümüşlükleri temizleyip neleri kurup geliştirmeye çalıştığı inşallah bundan sonraki yıllarda daha iyi anlaşılır. Bilmeden konuşmak, öğrenmeden gevezelik yapmak, cahillerin cesaretine bağlı bayağılıklardır. Atatürk’ün en mühim başarısı ise, her insanın kendi olma, erk’ine sahip çıkma, kendini geliştirme, tarihin, ataların ve toprağın ondan beklediklerini düşünerek üstüne düşeni yapma bilincini—hem de kurumlaştırarak—kazandırmış olmasıdır.

S. K. : Teşekkürler ederim. “Hem de kurumlaştırarak …” dediniz, bu ifadenizi birkaç cümleyle açar mısınız?

S. K. T: Bir toplumun vatandaşları için bağımsız devlet sahipliği en büyük servettir. Devlet, en üstteki kurumdur. Devleti belirleyen ve kurumlaşma sistemini gösteren ise, halk ile erk’i kullananlar arasındaki ana tercihleri belirleyen rejim adlı sınırlardır. Her devletin rejimi, kuruluş felsefesinin, kurucu önderlerin koyduğu ilkelerin, verilen mücadelelerin ve arzu edilen gelecek konusundaki beklentilerin belirlediği anayasalarda yer alır. Fransız devleti anayasası ve kanunları ile eğitim sistemi, 1990dan beri açıkça Almanya anayasası, kanunları ve eğitim sistemi, tarihin temellendirdiği, dilin görünür gerçekliğe dönüştürdüğü bir mensubiyet anlayışını vatandaş olmanın ön şartı sayar ve bunu eğitim kurumları aracılığıyla gerçekleştirir. Dünyadaki bağımsız ve gelişmiş ülkelerde, örgün eğitim kurumlarında da, yaygın eğitim kurumlarında da, yasalardan, yönetmeliklerden sapmalara, merdiven altı bilgi ve eğitim verilmesine kat’iyyen izin vermezler, gereğini yaparlar. Devletin halkla ilişkilerini belirleyen, sınırları belirleyen rejim adlı göstergenin kurumlaşması önemlidir, ama onun kadar önemli olan eğitim ve öğretim sistemidir. Atatürk, Tevhid-i Tedrisat Kanunu adlı devlet belgesini oluşturup uygulatırken ne yapmış oldu? O, Avrupalı devletlerin ön şart saydığı diline dayanarak mensupluk ve vatandaşlık bilinci verilmesini, bu sosyolojik ve politik gerçekliği YÜZ YIL önce kurumlaştırmıştır. Örgün eğitimin yanına halk evleri adlı yaygın eğitimi de ekleyerek, her vatandaşın kendi özüyle buluşmasını, kendisini geliştirmesini hayalden gerçeğe dönüştüren kurumlar oluşturan cumhuriyet rejimidir. Diğer kurumları saymayayım.

S. K. : Geldik cumhuriyet rejimi adlı kavrama. Cumhur ve Cumhuriyet kavramları hakkında neler söyleyeceksiniz?

S. K. T. : ABD’nin 400. kuruluş kutlamalarına denk gelen yıl Almanya’da bulunuyordum. ABD’nde ne yaptıklarını bilmem, ama başka bir ülkedeki yarı resmi ve sivil kutlamalardan çok etkilenmiştim. İngiliz ve Fransızların o ülkeyi sömürmekten nasıl vazgeçirildiği, kurucu liderlerin ilkeleri ve savaşları öyle etkili bir şekilde anlatılıyor ve yıkılmaz, yenilmez bir devlet fotoğrafı gösteriyorlardı ki şaşar kalırsınız. Dayandıkları hüküm, bu birleşik cumhuriyetin hangi şartlardan doğduğu ve kimlerle yol ayrımından sonra, iç savaşların ardından oluştuğu idi. Onun yaşatılması için yemin etmeyen vatandaş olamıyor, yeminine uymayan da devletin denetimleriyle terbiye ediliyordu. Bu gün dahi vatandaşlık isteyen yabancıların, bir çok gerekli şartı yerine getirdikten sonra , ‘ABD çıkarları için çalışmak’ ilkesini esas alan bir yemin metnini yetkililer huzurunda okumak kanun hükmüdür. Vatandaşlık, devletin bağımsız, toplumun istikrarlı olması konusunda görev ve sorumluluk sahibi olduğu konusunda vatandaş ile devlet arasındaki ahid ve akit.

S. K. : Bu mücadeleler cumhur olmanın, “cumhuriyet” olmanın ön şartı mı? Nedir cumhuriyet?

S. K. T. : Önce kelimenin kökünden hareket ederek kavramlaştıralım, sonra terimleştirelim. İslam Ansiklopedisi’ndeki cumhur maddesinde bu kelime içinherhangi bir şeyin en büyük kısmı, bir topluluğun çoğunluğu veya önde gelenleri” karşılığı verilip “cumhurü’l ulemâ (âlimlerin çoğunluğu), cumhurü’l hükemâ (hakiymlerin çoğunluğu) kullanışları da örnek gösterilmiştir. Buradaki çoğunluk ifadesinin, hem önde gelenler, hem de benzerlerini temsil yetkisi bulunanlar anlamında kullanıldığını kabul etmeliyiz. Cumhur, benzerlik, yakınlık, aynılık durumlarında hepsini sayıp dökmek yerine diğerlerini de kastetmek anlamı taşıyan bir kavram. Mesela, şairler cumhuru (böyle bir kullanış yok) desek, burada on bin şairden azami kırkını kastederek bir cümle kurulacağı anlaşılır. Cemaat ise kendilerini ayrıştırmış, diğerlerine karşı olan, kendi görüş ve uygulamalarının dışındakileri öfkelice değerlendiren gruplara verilen isimlendirmedir.

Cumhur kavramından türetilen Cumhuriyet kavramına, daha doğrusu terimine gelince… Cumhuriyet bir rejim adıdır. Rejim kelimesi ise, buyurma, kural koyup uygulama, cezalandırma hak ve yetkisine bağlı düzenlemedir. Devlet denilen en üstteki erk/irade, buyurma ve cezalandırma gücünün, nasıl yapılandığı rejimi belirleyen bir durumdur. Bu buyurma güç ve yetkisinin yapılanmasının nasıl olacağı, insanlığın başından beri acı tecrübelerle yaşanagelmiş bir meseledir. Yöneten hangi hak ve yetki ile kimleri nasıl yönetecektir? Kim/kimler buyuracak, buyruklarının tartışılma hakkı var mı? Buyurma güç ve yetkisini taşıyan insan(lar) bu yetkiyi ne zaman, kimlerden almış, ne kadar bir süre kullanacaktır? Vb. gibi sorulara verilen cevapların belirlediği modellere devlet rejimi denir. Devlet rejimi, ya mutlakıyet (monarşi) olarak bir kişi ve onun ailesini—hâşâ—kutsallaştırarak tartışılmaz erk, halkı da onun kulları sayan rejimdir; ya da, seçme ve seçilme haklarını kabul eden rejimlerdir. Mutlakıyet rejimli sosyal ve siyasi yapılanmalarda, kişilerin başta kanun koyma ve cezalandırma olmak üzere yetkileri hem sınırsız, hem de tartışılmazdır. Adalet sistemi de onların buyruklarıyla biçimlenir. Bu tek kişilik monarşiler (firavun, kral, imparator, şah, padişah, sultan, emir) eğer erk kullanımında, yanlarında bir “meclis” bulunmasına izin verirlerse, yetkilerinin çok az da olsa bir kısmını paylaşmış oluyorlar. Bunlara da meşruti monarşiler deniliyor.

Batı dillerinde publik/volks kelimeleri, halk, ahali demek. Yine Batı dillerinde kelime başlarına gelince anlama başka bir boyut kazandıran RE eki var. Re-animasyon,(bazı hayatî işlevlerin durması sebebiyle) tekrar canlandırma, re-organizasyon (yeniden düzenlenerek) mevcut yapıyı yeniden bilinçle gözden geçirme… Re-publik de, halkın kendisiyle ilgi kararların sahipliği anlamına geliyor. Terim olarak ise hâkimiyet/egemenlik denilen buyurma, yönetme yetkisinin doğrudan veya dolaylı olarak halk tarafından seçilmiş temsilciler aracılığıyla biçimlendirilip kullanılmasıdır. Cumhuriyet adlı rejim, Meclis adlı çok yetkili bir ana organ ile meclisin veya halkın seçtiği bir devlet başkanının üst yapıyı oluşturması esasına dayanır. Bu iki üst yapı, işlerin yürütülmesi için bir hükûmet oluşmasını sağlayarak kurumların işleyişini biçimlendirirler. Günümüzde Orta doğudaki sert (Sultan, emir, kral vb.) monarşiler ile Avrupa’daki birkaç krallık dışındaki devletlerin tamamı “cumhuriyet” adıyla anılmaktadır. Her milletin cumhuriyetinin oluşum şartları da, kuruluşundan kavramların mutlak ortaklığa kavuştuğu zamana kadar geçen süreleri de farklıdır. Her devletin cumhuriyet idaresi yaşadıklarıyla temellenen, biçimlenen bir özel yapıdır. Şunu vurgulayayım, ayrıntıya girmeyelim: Cumhuriyet ile demokrasi aynı anlama gelebilen veya işlevi taşıyan kavramlar ve terimler değildir.

S. K. : Yetmiş yıldır cumhuriyet değilse de anayasa tartışmaları var. Anayasa rejimin sınırlarını belirleyen bir bir sözleşme olduğuna göre bu gerilmelere, kamplaşmalar sebep olan nedir?

S. K. T. : Devlet ile kendi arasındaki mesafe konusunda bazı çevreler daima alttan alta savaşır. Bazı gruplar en önde olmak arzusu ile yanar tutuşur, tutuşturur, yakarlar. Kurumların bazılarını istedikleri gibi biçimlendirip yönlendirerek kendi çıkarlarını kollayan ve en önde olmayı sağlamak isteyen odakların güç oyunları bazı ülkelerde bitip tükenmez, biz o ülkelerdeniz. Gerek emperyal sömürgeciliğin hakları olduğuna inanan emperyal devletlere ait kuruluşlar, gerekse ülkenin içindeki semirtilmiş kuruluşlar sosyal adaletsizliği ve istikrarsızlığı körüklerler. Sömürgeciliği önleyemeyen, halkı sömürmekten çekinmeyen kişi ve kuruluşlarla işbirliğini gerekli sayan bir anlayışla yönetilen ülkelerde, üretim ve/veya tüketimi belirleyen odaklar semirirler. Bu türden kişi ve kuruluşların semirmesi çok mutlu bir küçük azınlık dışındaki insanların sosyal ve ekonomik mutsuzluk, yetersizlik içinde yaşamalarına sebep olur. Cumhuriyet iktisadî bir model olmamakla beraber, orta sınıfa dayanan, yoksulluğu reddeden bir rejimdir. Hâkimiyetin/egemenliğin kayıtsız şartsız milletin patronluğuna verildiği sistem olan cumhuriyette halk kendini sömürenlerden kurtulma hakkına ve yetkisine sahiptir. Yeni Türk Cumhuriyetinin oluşmasının ardından 1924’te bu rejime ilişkin anayasa TBMM’ce hazırlandı, onaylandı. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1924’te oluşturulan anayasasına göre devlet millî, üniter, laik yapılıdır. Başta bu üç ölçüt olmak üzere erk denilen gücü ele geçirme savaşları, anayasayı kendi isteği doğrultusunda yeniden yazma kavgaları bir süre daha sürecektir.

S. K. : Millî mücadele döneminde halkın direnişi şair ve yazarlar tarafından büyük bir coşkuyla desteklendi. Bir şiirin, bir hikâyenin, bir romanın milletlerin kaderini değiştirmeyi sağlayıcı bir kuvvet olması hakkında neler söylersiniz? Cumhuriyet rejimi kurulurken sizin tabirinizle “ Türkçe Cumhuriyeti” de kendi ülkesini kurmaya başladı mı?

S. K. T.: Sorunuzun cevaplandırmayı gerektiren bir çok yanı var. İlkine kısaca değineyim: Edebiyat gerçekten de çok güçlü bir etkileyici, yönlendirici… Çanakkale savaşları sırasında bu ateşli olmayan silah çok iyi kullanıldı. Resulullah’ın İslâm’ı öven şairleri ve şiiri ödüllendirişini düşünün… Sovyetler birliği siyasi ve askeri güç ve propagandasını, hem kendi ülkesindeki, hem de uydu olmasını istedikleri memleketlerdeki sosyalist yazarlar aracılığıyla yayılmasını ve yaşamasını sağlamıştır.

İkincisi şöyle: Türk adlı kavram Osmanlı monarşisinin çok hoşlanmadığı bir isim idi. Devşirme ve dönmeler kendi asıllarıyla ilgili iç çatışmalarını şöyle sakinleştirdiler: Türk kavramının önde olmasını, belirleyici, niteleyici bir işlev taşımasını alttan alta önleyerek, bu türden söylem sahiplerini karalayarak… 1908’den sonra Osmanlı sayılan aydınlar hem de 15 ay içinde kendi derneklerini, gazetelerini kurdular, çalışmaya başladılar. Müslüman ve/ veya Hıristiyan, Türk kökenli olmayanların on beş ay içindeki bu bilinçlenmenin ardından Ömer Seyfeddin’in söyleyişiyle bizim “Ashab-ı kehf”imiz uyandı. Önce Türk dili ve tarihine karşı saygı-sevgi olarak başlayan hareket, bir yandan Millî Edebiyat adıyla bir fikrî-edebî akımın, diğer yandan siyasî partilerin oluşmasına yol açtı. Bu hareket Türkçe Cumhuriyeti’nin öncü kuvvetleridir. Ziya Gökalp(ölm.1924) Ömer Seyfeddin (ölm.1920) Türk Cumhuriyeti’nin temellendiği yılları göremediler. Onlar hayatta olsalardı, sonuç çok başka olurdu diye düşünenlerdenim. Üçüncü sorunuzun cevabı kısa olacak: İstanbul’dan taşraya çıkmamış aydınlar, önce Ankara, sonra ülkenin her yerine giderek mektepten memlekete açılan rüzgârlar oldular. Çalıkuşu’nun Feride’si bir roman kahramanı değil, edebiyatın eğitim hayatının idealizmini temsil eden bir isimdir. Dalga dalga yayılan memleket sevdası, vatan aşkı, kendi olma konusunda birçok önemli adımların geçilmesini sağladı. Millî benlik ve millî kimliksizlik sahibi olarak önce Anadolu ve Trakyamıza göz dikenleri sonra da her türden Türk düşmanlığını yok etmek kendilik bilincinin ön şartıdır.

KENDİMİZ olmak ve Türk Cumhuriyetini yaşatmak konusunda her vatandaş üzerine düşeni yapmalı, örtülü ve açık düşmanlıklar karşısında ortak enerjinin oluşmasına katkı sağlamalıdır. Ataların ruhundan utanan ve bu utanma duygusunun gereğini yapma bilgi, bilinç ve direnç sahibi vatandaşların dil ve güç birliği yapması her şeyden önemli ve önceliklidir.

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir