MAVİ VATAN VE TÜRKİYE’NİN DENİZCİLEŞME GEREĞİ
Vatan Nedir?
Vatan ulusça egemen olarak üzerinde yaşadığımız topraktır, toprağın üzerinde yaşayan canlılardır, sudur. Havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, bize sunduğu kaynakları kullandığımız, sahip olmak için canımızı verdiğimiz, bünyesinde barındırdığı insanıyla, hayvanıyla, bitkisiyle, doğal kaynaklarıyla, kültürüyle, tarihiyle birlikte düşünmemiz gereken bir kavramdır.
Vatan kavramı sadece kara sınırları ile sınırlanmamıştır. Vatanın toprağı vardır, hava sahası vardır, denizleri vardır.
“Mavi Vatan” kavramı denizleri içermektedir ve vatan kavramının içinde yer almaktadır. Kara sınırları ile belirlenmiş vatan kavramının önemi Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren milletimizin hemen hemen tümü tarafından anlaşılmış ve önemsenmektedir. Bu belki de tüm ülkelerde böyledir. “Mavi Vatan” bilinci ise sadece gelişmiş ülkelerde önemsenmiştir.
Mavi Vatan Nedir?
E. Amiral Cem Gürdeniz’in ifadesine göre Mavi Vatan; değişen ve dönüşen dünya şartlarında kara parçasına yakın olan su varlığının bir ihtiyaç olarak kullanılması gerekliliğini gösterir. Nitekim toprakların yanı başında bulunan deniz de anavatan gibi Mavi Vatan’ı ifade eder. Geçmiş dönemlerde Türkiye karasularında görülen hukuki aykırılıkların bu kavramın kullanılması gerekliliğini kanıtlar. Türkiye’nin karasal yüzölçümü yaklaşık 780 bin kilometrekare iken, çevre denizlerimizdeki -Ege ve Akdeniz’de ilan edilmiş olmamasına rağmen- münhasır ekonomik bölgemizin büyüklüğü (Mavi Vatan) 462 bin kilometrekaredir.
Mavi Vatan kavramını üreten E. Amiral Cem Gürdeniz’e Türk denizcilik bilincinin gelişmesine yaptığı bu önemli katkı için teşekkür etmeliyiz.
Mavi Vatan Denizdeki Sevr’i Reddeder. Mavi Vatan, Türkiye’de hangi iktidar yönetimde olursa olsun uygulanması gereken bir paradigmadır. Gerçekte Mustafa Kemal Atatürk ile başlayan bir sürecin de tanımıdır. Atatürk’ün Montreux Sözleşmesi ile Türk Boğazlarının tam egemenliğini geri alması bu sürecin ilk adımıdır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, Ege Kıta Sahanlığı, Karasuları ve Kardak krizlerinin yönetimi bugüne kadar uygulanan başarılı aşamalardır.
Mavi Vatan bir sembol, bir tarif ve aynı zamanda doktrindir.
Sembol olarak 21’inci yüzyılda yüksek stratejik hedefi ile olması gereken devleti ve halkı ile denizcileşmesinin sembolüdür. Türkiye’de yüzyıllardır hâkim karacı devlet anlayışını denize ve denizciliğe sağlamayı sembolize etmektedir. Tarif olarak; Türkiye’nin ilan edilmiş veya edilmemiş tüm deniz yetki alanları (iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge) ile akarsu ve göllerini kapsamına alır. Deniz yetki ve ilgi alanlarında deniz dipleri ve ilan edildiği takdirde MEB sınırları içinde tüm canlı kaynakların üzerinde egemenlik yetkisi vardır. Türkiye’nin izni olmadan ne deniz ne canlı kaynakları kullanılamaz. Bu yönü ile vatanımızın devamıdır.
Doktrin olarak; Anadolu’yu çevreleyen denizlerle diğer okyanus ve denizlerdeki hak ve çıkarları korumaya ve geliştirmeye yönelik jeopolitik bir yol haritasıdır. Böylece kendine özgü özellikler taşıyan denize ve denizciliğe ait ilke ve düşünceler, jeopolitik bir bütünlük içinde yol gösterici öğretiye dönüşerek, geleceğimizi jeopolitik etki alanları ve savunma eksenleri perspektifinden tarif edebilecektir. Tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzene; Atlantik Çağından Asya Çağına geri dönülmez geçiş döneminin yaşandığı bugünkü küresel süreç içinde, Doğu Akdeniz, Ege, Karadeniz ve Boğazlar üzerinde Türkiye’nin jeopolitik kontrolünü güçlendiren yeni fırsatlar sunabilecektir.
Mavi Vatan, Büyük Stratejiyi (Grand Strategy) ilgilendirir. Bağımsız dış güvenlik politikasını savunur. AB ve ABD’nin saldırgan realist siyasetine karşı, savunmacı realist bir çerçeve sunar. Kalıcı ittifak ve bloklaşmalara uzaktır. Ancak, ‘devletlerin sürekli düşmanı ve dostu yok, çıkarları vardır’ prensibinden hareketle deniz hak ve çıkarlarımızın korunmasına yönelik konjektürel geçici geçici ittifaklar ve işbirliğine açıktır. Atatürk çizgisindeki iç ve dış barışın tesis ve idamesini esas alır. Çevrecidir. Bu nedenle deniz-okyanus ekolojisinin gezegendeki doğal döngünün ana belirleyicisi olduğu hakikatine sadıktır. Tartışmalı alanlarda gücünü uluslararası hukuk, hak ve nisfetten alan adil ve hakça paylaşımı savunur. Ancak karşısına çıkarılan Seville Haritası gibi maksimalist haritaları tüm gücüyle reddeder.
Mavi Vatan kavramını “masal” gibi önemsizleştirecek ifadelerle nitelendirmek doğru değildir. Ülkemizin tıpkı kara ve havada olduğu gibi, denizlerdeki çıkar ve menfaatlerini de korumamız gerekir.
Denizlerin Önemi
Deniz, toplumların çağlar süren gelişim süreci içinde refah, savunma ve güvenlik alanlarında vazgeçilmez önemde ve öncelikte rol oynamış, güç mücadelesinde en önemli çıkar çatışma alanı olmuştur. Bir başka deyişle, denizlerdeki mücadele dünya tarihini şekillendirmiştir.
Denizleri güvenlikleri için derinliğine savunma alanı, emperyal emelleri için güç intikal alanı, hizmet ve mal mübadelesi için ulaştırma ortamı alanı ve bilimsel/teknolojik ilerlemeler için meydan okuma alanı olarak kullanabilen uluslar hegemonya sahibi olarak öne çıkmışlardır. Denizci devletler önce sanayi toplumu, sonra bilgi toplumu aşamalarını başarı ile gerçekleştirerek günümüzün refah toplumlarını oluşturmuşlardır.
Actium Savaşı’ndan, Normandiya Çıkarması’na kadar deniz savaşları ispat etmiştir ki, güç mücadelesinde nihai zaferlerin hepsi, denizden gelir. Diğer taraftan küresel ve kıtasal egemenler, tarih boyunca denizde kurdukları düzene, yani mavi uygarlık sistemine kendi iradeleri dışında aktör sokmamaya gayret sarf etmişlerdir. Zira küresel hegemonyanın anahtarı deniz hegemonyasıdır. Tarih boyunca böyle olmuştur.
Küresel çapta deniz gücü kurmanın anahtarı da okyanus aşırı bir donanmayı tesis ve idame edebilmektir. Bugün için söz konusu donanmanın uçak gemisi ve nükleer denizaltılara sahip olması şarttır. Deniz hegemonları bölgesel hegemonların yükselişini bazen savaşla, bazen kapitülasyonlarla, çoğu zaman da ülke içi dinamikleri kullanarak önlemeye çabalamışlardır.
Türkiye için de durum farklı değildir. Gerek Osmanlı İmparatorluğu gerekse Türkiye Cumhuriyeti, iç ve dış dinamiklerin işbirliği ve eşgüdümü ile deniz uygarlığından daima uzak tutulmuştur. Gerek denizcilik gücü gerekse deniz gücü geliştirmesi değişik şekiller ile daima engellenmiştir.
Mavi Vatan Kavramının Ortaya Çıkışı ve Tarihsel Süreci
Mavi Vatan kavramının ortaya çıkışına zemin hazırlayan süreci 1947 yılına kadar götürmek mümkündür. 1947 yılında ABD Başkanı Truman tarafından bahsedilen ‘Kıta Sahanlığı’ meselesi ülkelerin denizler üzerindeki hâkimiyetini yeniden tanımlayan ve deniz/okyanusun da ülkenin bir parçası olduğunu kabul eden bir anlayışı ortaya koymuştur. Dönemin ABD Başkanı Truman elbette bu aksiyonu denize olan sevdasından değil ABD’nin batısında yapılacak petrol arama ve çıkarma işlemleri için talep etmiştir.
1958 yılında Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmesi ile birlikte resmen tanımlanan ‘Kıta Sahanlığı’ kavramı Mavi Vatan’ın temellerini atmıştır. Burada en önemli faktör, deniz kaynaklarından yararlanarak zenginliklerin vatan gelirlerine katılması olmuştur. Kıta Sahanlığı meselesi özellikle Türkiye gibi her yanı sularla çevrili ülkeler için önemli bir konu olurken 1982 yılında çıkarılan ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ kavramı belki de anlaşmazlığın temelini teşkil etmiştir.
Denizlerle çevrili Anadolu’da yurt edinmiş atalarımız, gelecek nesilleri böyle vatan seçmekle ödüllendirmiştir. Osmanlı üç kıtada bir imparatorluk kurmuş olmasına ve siyasi coğrafyasının ihtiyaçlarına rağmen, yaşamsal önem taşıyan deniz gücünü 16’ncı yüzyıl dışında kuramsal anlamda bile kavrayamadı. Böylece sadece jeopolitik olarak denizlerden uzaklaşmadı, aynı zamanda denizcileşemedi. Denizde ve denizcilikte geri kalmışlığımızda; bilim ve teknolojide geri kalma kadar, en güçlü dönemde denizci ülkelere verilen kapitülasyonlar da önemli rol oynadı. Kapitülasyonları dayatanlar, okyanuslara yayılıp yeni sömürgelerle zenginleşirken bu yeni rekabet ortamına başka oyuncuların çıkmasını engellediler. Türklerin denizcileşmesi ve denizde güçlenmesini önlemek için herşeyi yaptılar. Deniz tarihimiz denizci Batılı devletlerin Navarin, Sinop gibi kalleşçe baskınlarıyla doludur. Maalesef bu baskını yapanların çoğunluğu, bugün müttefikimiz durumundadır. Benzer bir baskını, bir kez daha Türk Silahlı Kuvvetleri’ne 2008-2016 arasında FETÖ üzerinden uyguladılar.
Denizlerdeki gerileme ve donanmasızlık imparatorluğun duraksaması ve çökmesi ile ardı ardına toprak ve can kayıplarına ve sonunda Anadolu’nun işgali ile neredeyse Türklerin tarihte ilk kez vatansız kalması aşamasına gelmesine sebep olmuştur. Sevr gerçekleşseydi kızgın çöllerde çobanlığa kadar düşecek olan Türk Milleti’ni, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Kurtuluş Savaşı kurtardı. Aslında bugün, 101’inci yılını idrak ettiğimiz Lozan Antlaşması ile yırtılıp çöpe atılan Sevr Haritası, emperyalizmin 18’inci yüzyıldan itibaren Türklere biçtiği vizyonun bir yansımasıydı. Sevr haritası; açık deniz ve okyanuslardan koparılmış, her tarafı kuşatılmış, bir daha Avrupa’ya asla tehdit olamayacak şekilde Türkleri karaya gömen bir haritaydı. Bu haritaya Türkiye önce Kurtuluş Savaşı ve Lozan Antlaşması daha sonra Montreaux Sözleşmesi ve Hatay’ın Anadolu’ya katılmasıyla gereken cevabı verdi. Ancak emperyalizmin asla vazgeçmediğini Atatürk’ün vefatından sonra hatırlattı. Bugün de emperyalizmin inatçı tutarlılığını Suriye’den Libya’ya, Irak’tan Azerbaycan’a, Karadeniz’den Ege ve Doğu Akdeniz’e her türlü kışkırtma ve tehdit ile yaşıyoruz.
Türkiye’nin 1946 sonrası Avrupa-Atlantik blokta yer alması ve 1952 sonrası NATO üyeliği Anadolu coğrafyasını, liderliğini Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) yaptığı Batılı devletler ile işbirliği kapsamında emrine sundu. Türkiye, kara cephesinde Sovyetler Birliği birliklerini durduracak; havada da gerekirse nükleer silahlar başta olmak üzere Washington planlarına göre verilen görevleri yerine getirecekti. Denizde Türkiye’nin görevi Karadeniz ile sınırlandırılmıştı. Batılı devletler, denizlerde ve okyanuslarda ileride kendine rakip olabilecek yeni oyunculara tahammül edemez. Türk deniz gücü kıyılarda kalmalıydı. Bu durum o dönemlerin üst düzey karacı komuta heyetleri tarafından kabul gördü. Örneğin, çevre denizlerde NATO sorumluluk sahaları tahsis edilirken, Ege ve Doğu Akdeniz’i Yunanistan’a bırakacak kadar gerçekler fark edilemedi ya da tam olarak görülemedi. 1963 Kıbrıs Krizi ortaya çıkmasaydı; NATO’nun ışıltısıyla büyülenmiş Türk yöneticiler Akdeniz ve Ege Denizi’nde deniz tatbikatı yapmayı dahi düşünemeyecek duruma gelmişlerdi. Deniz Kuvvetleri’nin uyanışı Kıbrıs’ta 1963 Kanlı Noeli ile başladı ve 11 yıl sonra Türkiye, 20 Temmuz 1974 tarihinde emperyalizm karşısında Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ikinci zaferini elde etti. Bu tarihte emperyalizmin Türkiye’yi güneyden kuşatmasına son verildi. Artık Deniz Kuvvetleri için Ege ve Akdeniz’de hayati çıkarlar ve öncelikli değerler haline geldi.
Akan yıllar içinde ve özellikle Soğuk Savaş sonrasında Türkiye, sadece donanma alanında pek çok yönden deniz uygarlığına sahip ülkeler arasına girebilecek gelişme ve kazanımlar elde etti. Bu dönem 1994 sonrası “Açık Denizlere Doğru Doktrini” ile donanmanın gelişimini her yönden tetikledi. Bu başarı grafiği Cumhuriyet Donanması’nın gerek Ege ve Akdeniz’de ganbot diplomasisini gerekse Karadeniz’de donanma diplomasisini etkin kullanımı ile kuantum sıçraması düzeyinde yükseldi. 2009 yılından itibaren donanmanın Hint Okyanus’unda sürekli varlık göstermesi bu süreci hızlandırdı. 2011 yılında kendi dizaynımız olan Heybeliada Korveti’ni yüzde 70 ulusal katkı ile Pendik Tersanesi’nde gerçekleştirmesi başarı grafiğine son noktayı koydu.
15 Temmuz 2016 hain FETÖ darbesi sonrası Türkiye’nin jeopolitik ve dolayısıyla ulusal çıkarlarını savunma refleksinde önemli değişim yaşandı. Bu değişimde zengin hidrokarbon kaynaklarına sahip Doğu Akdeniz’in deniz yetki alanları paylaşım mücadelesi en önemli rolü oynadı. Bu sürecin adı 2006 yılında tanımlanan Mavi Vatan sembolü olarak ortaya çıktı. Türk halkı bu kavramı sevdi. Donanmaya olan ilgisi katlanarak arttı. Kumpas davalarda Deniz Kuvvetleri’nin hedef alınması ve çok büyük yaralar almasına rağmen Ege ve Akdeniz’de üstün başarılar sağlaması, ulusal savunma sanayinin gelişiminde lokomotif rol oynaması bu süreci ivmelendirdi. Bu ivme, jeopolitik bir deniz çıkar kavgasının zamanın ruhuna sunduğu bir ortamda, sosyal medya başta olmak üzere bilginin çok hızla yayılmasının oluşturduğu koşullarda yükseldi. Mavi Vatan somut bir sembolü oldu.
21’inci YüzyıldaMavi Vatan
21’inci Yüzyıl bütün dünyada okyanuslar ve denizler yüzyılı olacaktır. Zira insanlık, tarihinde hiç olmadığı kadar okyanus ve denizlere bağımlı olacaktır. Bu çerçevede savunma, güvenlik ve refah yaratan denizlerimize devletin her açıdan önem verilmesi ve bu alanda durumsal farkındalığını artırılması gerekir…
Türkiye’nin deniz jeopolitiğinde 3 asli merkez vardır. Bunlar, Türk Boğazları, Mavi Vatan ve KKTC’dir. Her üçü de birbirine bağımlıdır. Bu alanlar 3 ayrı jeopolitik etkileşim içindedir. Birincisi kenar kuşak jeopolitiği, diğerleri İsrail’in güvenliği ve enerji jeopolitiğidir.
Dolayısıyla 21’inci Yüzyılda Türk jeopolitiğinin ağırlık merkezi Mavi Vatan’dır. Mavi Vatan, tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzene; Atlantik Çağından Asya Çağına geçiş döneminin yaşandığı geri dönülmez bugünkü küresel süreç içinde, Doğu Akdeniz, Ege, Karadeniz ve Boğazlar üzerinde Türkiye’nin jeopolitik kontrolünü güçlendiren sürecin adıdır. Bu süreç, deniz yetki alanlarımızda, Kıbrıs’ta ve Türk Boğazlarında kesin jeopolitik hakimiyeti savunur.
Mavi uygarlığın iki ana ekseni vardır. Bunlardan birinci eksen deniz gücünü ilgilendiren jeopolitik alana, ikinci eksen daha çok denizcilik gücünü ilgilendiren ekonomik ve psikososyal alanlara yöneliktir
Türkiye’nin güvenlik ve refahı, vazgeçilmez bir şekilde çevrelendiği denizlerle iç içedir. Bulunduğu yarımada coğrafyası ile Türkiye deniz ülkesidir. Bu coğrafyada refah ve güven içinde yaşamak için denizlere yönelmek ve denizci devlet olmak gerekir. Bundan kaçış yoktur. Denizlere yönelmek bulunduğumuz yarımada coğrafyası için seçenek değil, bir zorunluluktur. Bu coğrafyada yaşayanlar tercihini “karasal” değil, “denizsel” devletten yana kullanmak zorundadır. Deniz gücü, kara gücünün tamamlayıcısı değil; deniz ile iç içe yaşayan Türk ulusunun vazgeçilmezi olmalıdır.
Denizlerde kuzeyini, güneyini ve batısını emniyete alamamış bir Anadolu, iç hatlar durumunun zafiyeti altında, istilalara mahkûm olur. Anadolu ve deniz bir elmanın iki yarısı gibidir. Biri olmadan diğeri olmaz.
Bu çerçevede, deniz uygarlığının jeopolitik ekseni, gerekçeleri ayrıntılı olarak aşağıda belirtildiği gibi siyaset üstü bir anlayışla takip edilmeli ve geliştirilmelidir. Zira bu alan devletin bekası ve devamlılığı ile ilgilidir. Ekonomik ve psikososyal alanlara yönelik eksen, halkın refah ve mutluluğu ile ilgilidir. Ancak bu eksenin de jeopolitik eksene, hayati ekonomik çıkarlar üzerinden dolaylı etkisi söz konusudur. Dolayısıyla refahın ve mutluluğun devamının sağlanması da, jeopolitik çıkarlar kadar önemlidir.
Mavi Vatan Siyaset Üstüdür
Mavi Vatan siyaset üstü bir kavramdır. Görüşü her ne olursa olsun vatanını seven her bir ferdin kutsal görmesi gereken; vazgeçilemez, vatan toprağından farkı olmayan milli değerdir. Mavi Vatan adı üstünde Vatan’dır! Vatan ne kadar kutsal ve siyasete malzeme yapılamayacak kadar hassas bir konuysa; Mavi Vatan’da aynı kutsallıktadır; milli hassasiyetimizdir. Vatanımızın birliği bütünlüğü gibi Mavi Vatan’ımızın bütünlüğü de tartışılamaz!
Türkiye Neden Denizcileşmelidir?
Birinci ve ikinci binyılda Anadolu yarımadasında deniz uygarlığı kuramamış olsak bile, yeni yüzyıl ve binyıllarda sonsuza dek sürecek Türkiye Cumhuriyeti denizcileşmelidir. Bu jeopolitiğin bir sonucudur. Bir yandan zenginleşirken, diğer yandan ulus devlet ve üniter yapısını koruyup, laik demokrasisi ile birlikte halkının gerçek eğitim düzeyini geliştirebildiği zaman, oluşan bu ideal şartlar altında Türk ulusunun deniz uygarlığına yönelmesi çok kolay olacaktır. Günümüzde deniz uygarlığı kurabilmiş tüm devletlerin, seküler demokrasi ile idare edilen ulus devletler olduğu hatırlanmalıdır.
Türkiye Avrasya’da jeostratejik bir aktördür. Dünya tarihinin büyük bir bölümünün yazıldığı coğrafya Avrasya’dır. Türkiye’nin 21’inci yüzyılda Avrasya’ya yönelmesi jeopolitik ve jeoekonomik bir kader olacaktır. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’inin yaşadığı; dünya kara kitlesinin yüzde 37’sinin kapsandığı; dünya ekonomisinin yüzde 60 hâsılasının üretildiği; dünya enerji rezervlerinin yüzde 75’inin bulunduğu Avrasya’nın en kritik bölgesinde bulunan Anadolu, böylesine kritik bir coğrafyada yaşamanın hem ödülünü hem de bedelini yaşamış tarihi bir mirasa sahiptir.
Gerek ödülünü alırken, gerekse bedelini öderken belirleyici temel faktör daima donanma, dolayısıyla jeopolitik periferisindeki denizlere hâkimiyetinin derecesi olmuştur. Donanma olduğunda güven ve gönenç, donanma olmadığında çöküş ve işgaller yaşanmıştır.
Anadolu’daki son Türk devletinin geleceği; tarihinde yaşandığı gibi, denizlerdedir. Yaşadığımız ve sonsuza dek yaşayacağımız coğrafyada deniz gücünde değil gerilemeye, duraksamaya dahi tahammül yoktur.
Bu topraklar, Çeşme baskınından sonra, harekâta katılan Rus filolarının Baltık Denizi’nden Akdeniz’e girdiğini duyan ve “Baltık’tan Akdeniz’e yol var mı?” diye soran, III. Mustafa gibi devlet yöneticilerini de, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir!” diyerek aslında bir ulusun denize yönelişinin başlangıcını haykıran Mustafa Kemal’i de görmüştür.
GELECEK NESİLLER MUSTAFA KEMAL GİBİ DÜŞÜNMELİDİR.
Gelecekte, deniz yetki alanlarımızın oluşturduğu “Mavi Vatan”ımızdaki hak ve çıkarlarımızın geçmişle kıyaslanmayacak düzeyde farkında olmalıyız. Bu hak ve çıkarların kıskançlıkla korunması, geliştirilmesi ve gelecek nesillere devredilmesi sorumluluğu devlete ait olmakla birlikte, halkımızın, düşünce kuruluşları ve sivil toplum örgütleri katkısı ile deniz hak ve çıkarlarımız konusunda bilinçlendirilmesi göz ardı edilmemelidir.
Artan nüfus ve ekonomik ihtiyaçlar deniz endüstrisinin henüz kullanılamayan potansiyeli ile karşılanabilecektir. Deniz diplerinin özellikle enerji potansiyeli kuvvet çarpanı yaratacak değerdedir. Bu süreçte anahtar kelime denizcileşmektir. Denizcileşmenin iki anahtarı vardır. Birincisi Devletin/Hükümetin iradesi, ikincisi halka denizin sevdirilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır. Devletin egemen gücü, yasama ve yürütmede denizciliği gerçek anlamda partiler üstü bir ülküye dönüştürerek siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda elle tutulur projelerle somutlaştırılabilir ve hepsinden önemlisi “Toprak Gemi” Anadolu’nun iç kısımlarına deniz kültürü taşınabilirse, Türkiye’nin kaderi değişecektir. Deniz kültürü ile farkındalığı artacak Türk Milleti, denizciliğin her alanında ekonomik çıkarlarını çoğaltıp, genişletirken, denizi ve onun eşsiz kültürünü yaşam tarzının önemli bir parçasına vazgeçilmeyecek şekilde ekleyebilecektir.
Devlet denizcileştiği ve denizcileşmeyi askeri, ekonomik, siyasi, teknolojik, sosyokültürel ve çevre boyutlarında ulusal stratejik hedef haline dönüştürebildiği takdirde, halkın da kısa sürede denizcileşebileceği bir gerçektir. Anadolu insanının çok hızlı öğrenme ve yeniliklere uyum sağlama yeteneği ile doğaya yakın karakteri bu süreçte kuvvet çarpan rolündedir. Anadolu insanı eğitildiği ve yönlendirildiği takdirde, kısa sürede okyanus denizcisi olabilecek, en iyi savaş ve ticaret gemileri ile yat ve sportif tekneleri inşa edebilecek, en uzak alanlarda deniz ticareti ve balıkçılık yapabilecek ve denizcilik kültürünü kısa sürede geliştirip benimseyebilecek yetenektedir. Denize dönmek için daha fazla beklememek gerekir. O gün geldiğinde, daha bağımsız, daha uygar, daha demokratik, daha akılcı, daha bilimsel, daha üretken, daha çalışkan, daha cesur, daha çevreci ve tüm bunların sonucunda daha zengin ve daha mutlu olacağız.
Mavi Vatan Kavramı Nasıl Değerlendirilmelidir?
Mavi Vatan haritası çizilmiştir; ancak bu deniz coğrafyasındaki haklarımızın ve çıkarlarımızın nasıl sağlanıp, korunacağına dair Mavi Vatan jeostratejisi hâlâ yazılmamıştır ve bu haritanın içi hâlâ boştur (Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların asıl nedeni de budur). “Mavi Vatan” kavramı bir stratejiye dönüştürülmelidir.
Mavi Vatan jeostratejisinin hazırlanmasında şunlar da dikkate alınmalıdır;
-Yunanistan bir din devletidir. Yunanistan’da din adamlarının asli görevi Türk düşmanlığı bilincini kuvvetlendirmektir.
-Yunanistan tarih boyunca Türkiye aleyhine genişlemiş ve bunu gelenek haline getirmiştir.
-Yunanistan Doğu Akdeniz’de de Türkiye aleyhine genişlemeye çalışmaktadır.
-Yunanistan müzakereleri zaman kazanmak ve elde ettiği antlaşmalara aykırı ve meşru olmayan kazanımları korumak için kullanmaktadır.
-Yunanistan ile müzakerelerden kazançlı çıkmak mümkün değildir.
-Yunanistan’ın elde ettiği kazançları geri almanın tek yolu askeri gücün doğrudan kullanılmasıdır.
-Yunanistan’ın gayrimeşru yeni kazanımlar elde etmesini önlemenin tek yolu caydırıcı, güçlü bir askeri yapıyı elde bulundurmaktır.
– Doğu Akdeniz ve Ege Denizi Türkiye’nin öncelikli güvenlik bölgesi haline gelmiştir. Bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri, yeni cephedeki tehditleri karşılayacak şekilde yeniden yapılandırılmalı, Doğu Akdeniz ve Ege Cephe Komutanlığı teşkil edilmelidir.
Devletimizin de artık benimseyerek kullandığı bu kavramın anlamını bir belge ile açıklanmasının zamanı gelmiştir.
Türkiye ulusal gücünün artması oranında uluslararası hukuk zemininde haklarını ve çıkarlarını korumaya gayret etmektedir.
Uluslararası hukuk ne yazık ki güçsüzlerin yanında değil, gücü olanın yanındadır. Yunanistan’ın kısa tarihi incelendiğinde bunu çok açık biçimde görmemiz mümkündür. Güçle masaya oturan toprak ya da denizdeki kazancını hukuka uydurmuştur. Bu konuda Yunanistan tek başına değildir. Her kazanımının arkasında emperyalist devletler bulunmaktadır.
Bugün de aynı emperyalist kadro Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de aynı yöntemlerle kendi ulusal kazançlarının peşindedir. Türk halkı da tarihinden aldığı derslerle günümüzde olanları dikkatle izlemeli ve geleceğe yönelik önlemlerini almalıdır.
Ege ve Akdeniz’de süregelen hukuk dışı uygulamalar, asla görmezden gelinmemeli derhal müdahale edilmelidir. Geçmişte silahsızlandırma koşulu ile egemenliği devredilmiş bir ada bugün silahlandırılmışsa bu adanın hukuki durumu yeniden değerlendirilmelidir. Egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş bir adada dahi işgal varsa (Yunanistan tarafından 20’sinin işgal edildiği bilinmektedir), bu durum asla kabul edilmemeli, gereği yerine getirilmelidir.
Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de, hatta ilgi alanımızdaki Dünya denizlerinde Türkiye’yi görmezden gelen uygulamalara karşı en kararlı biçimde hak ve çıkarlarımızı savunacağımız ilan edilmelidir.
“Mavi Vatan” kavramının “masal” olmaktan çıkarılması için pasif politikaların yerine proaktif politikalar üretilmelidir. Örneğin, diğer ülkelerle de MEB anlaşmaları imzalanmalıdır. MEB konusunda, “birilerinin” AB ve Yunanistan’ın ağzıyla “akıl vermeye çalıştığı” gibi, edilgen ve teslimiyetçi bir politika uygulanırsa, Mavi Vatan’daki varlıklarımız, olanaklarımız ve potansiyel zenginlikler kendi elimizle teslim edilmiş olunacaktır.
“Mavi Vatan” kavramı bu açıdan değerlendirilmelidir.
“Mavi Vatan” hukuk dışı toprak ya da deniz sahası talebi değildir ve olmamalıdır. “Mavi Vatan” kavramı Türk ulusunun hakkının ve hukukunun korunması için gerekli politik bir prensiptir. Bu prensibin gereğini yapmak için de Mustafa Kemal Atatürk’ün deyimiyle asıl olan iç cephede ulusal birliğimizi sağlamak ve güçlü olmak gereklidir.
Denizlerde güçlü olmak için iyi yetişmiş denizcilere ve güçlü denizcilik kurumlarına sahip olmak esastır.
Kastettiğimiz denizciler ve kurumlar sadece Türk Deniz Kuvvetleri değildir. Ticaret bahriyesi kurumları ve denizcileridir, balıkçılık sektörü kurumları ve balıkçılardır, üniversitelerdir, deniz sporu ile uğraşanlardır, yatçılık sektörünün emekçileridir, enerji sektörünün kurumları ve çalışanlarıdır. Yani, denizlerden elde edilecek ulusal faydanın üreticileri ve aktörleridir. Bu aktörlerin dünyanın en bilgili ve en başarılı aktörleri olmaları için çok emek verilmelidir. Verilmelidir ki sağlanacak katma değer tüm Türk Ulusu’nu mutlu etsin ve gönencine katkı sağlasın.
Yunanistan’ın ve onu arka planda destekleyen emperyalist devletlerin 1770’lerden bugüne 250 yıldır süren kararlı politikalarını örnek göstererek belirtmeliyiz ki Mavi Vatan kavramının sürekliliği ve güçlülüğü için yurttaşlarımızda “Mavi Vatan” bilinci mutlaka geliştirilmelidir. Yurttaşlarımızda “Mavi Vatan” bilincinin gelişmesi için de partiler üstü bir devlet politikası izlenmeli ve mavi vatan kavramı okul müfredatlarında yer almalıdır.